Music

21 Ekim 2012 Pazar

BU, BENİM DÜNYAYA SON GELİŞİM…



Hepsi bu kadar basitti işte
Işığın ve karanlığın hükmünü yitireli asırlar olmuştu
Ve ben ölesiye yorgundum
Ve bu benim dünyaya son gelişimdi
Yalnızlığın ısırgan otları tüm ruhumu parçalarken
Siz orda neler yapıyordunuz, hiç bilmiyordum.
Bu kadar zor muydu güneşi doğurmak,
Karanlığın içinden?
Oysa ben siz olmasaydınız, kendi güneşimle ısıtırdım kendimi
Tüm ruhum coşkunun ellerinde sevinçten uçabilirdi
Kesin ve hiddetli sözlerimin altında yatan nedenleri hiç bilemediniz
Onlar nefret bile değildi…
Hiçliğe yelken açmamı salık verdiğiniz için müteşekkirim
Çünkü ben yalnızlığın yalın ateşinde dilimi bilelemesini de bilenlerdenim
Çünkü ben buna rağmen birkaç parçaya bölünüp parçalarımdan bazılarını
Size verebilenim
Yeni mi anladınız, bence hiçbir zaman anlayamadınız
Sesimin bir rengi yok artık
Siz çıkarken ben giriyordum içinize
Ben çıkarken siz geliyordunuz
Rastlaşamadığımız için üzgünüm
Dönen zamanın ivmesini artık istediğiniz yöne çevirebilirsiniz
Ve beni kibar bulmayabilirsiniz
Çünkü değilim...
İnekleriniz için otlaklarınızı sabanınızla sürünüz
Ve daha iyi verim alabilmek için yeşil otlar dökünüz önlerine
Sağınız işte dünyayı
Ta ki memelerinde tek damla süt kalmayana kadar
Ben mi?
Ben direneceğim, girdiğim yollardan geri dönmeyeceğim
Kovulduğum bir evin kapısını asla bir daha çalmayacağım
Göğün ve yerin durumunu merak etmeye devam edeceğim
Ve beni hep ben istemediğim zaman bırakıp gittiğiniz için
Size lanet edeceğim…

20 Ekim 2012 Cumartesi

Yeşil Işık



Yalnızlığın en şık gösterisini kimse yaşamadı henüz
Dünya zamanlarını yuvarlayıp aortlarında, çökmedi kendi köşesine
Ya da bilinen her zan’ın ilk çağrısı gibi kimse koşup gitmedi bir yerlere
Herkes oturduğu yerden seyrederken manzarayı, filmin en coşkulu sahnesinde sessiz
kaldılar
Bilmek, kimi zaman hıncını kendinden çıkardığın bir lanet olabiliyor bence
Ve kimsenin yakinen temasa geçmek istemeyeceği bir zaman püresi gibi muamele gördüğünde de
Kapıların hiçbir suçu yoktur oysa, pencerelerin de
Sayısız yalnızlık manzaralarını izletebilme yeteneğinden mahrum kalmak onların suçu değil
Sizin kapınıza astığınız şenlikli kelebek çiçeklerinin suçu da var demiyorum, İçimin ham kıvamını tutturamadığın için kendini de suçlamamalısın
Belki de dünya böyle bir yerdir, girip çıkarken kimse rastlamaz birbirine
Bu yüzden yalnızlığın ne menem bir şey olduğunun mecburen farkına varırsın
Bazı kimseler gezinirken koridorların sisli manzarasında
Ya hiç ya da heptir diye bir şeyin olmadığını, teki ters dönmüş akıl fukarası
gözlerimden anlarsın, gelene geçene bir iyi niyet perverliği yapmış olmanın hiçbir
anlamı da yoktur oysa ki.
Kötünün, dünyayı terk etmeye niyeti olmadığı gibi, yalnızın da olmaz
Kötücül bir yalnızlığı birbirimizde besleyip dururuz, yılların kaos dolu manzara
göbeğinde
Sizden çok şey öğreniyorum aslında, okul sıralarında öğretmenlerinizin gözlerinin,
size nasıl baktığını anlayabiliyorum, ya da ufak bir çiş molasında
arkadaşlarınıza nasıl sevimli göründüğünüzü de.
Ama bunlar elbette bir yerleşik düzen yaratmıyor size dair içimde
Ve sizin de bazı emellerinizin peşinen ödenmesi fikri bana mantıklı gelmiyor.
Oturmuş kelimelerin anlamını kendi dünyamda deşerken ve belki de çok sıkı
saçmalarken,
Sizin dünyanızdan çaldığım mavi gömleği giyip onunla alışverişe çıkabiliyorum
Rengi biraz atmış ve güneşin keskin ışıklarına maruz kalmış olsa da
O, hala mavi
Birbirinizi itekleyip durmanızın sebebini
Nefes almanın tılsımını çözememiş olmanıza bağlıyorum
Niyetlerinizi daha doğurmadan düşüyorsunuz rahminizden
Bu da berbat bir seks gecesini hatırlatıyor ölü zamana
Birden donan yalnızlığın iri cüssesini kaldırıp atmaya peşinen merak sarıyorsunuz
Biliyorum çok korkuyorsunuz, ben de korkuyorum
Ama beynimde yarattığım iri cüsseli, yeşil kanatlı yaratıklardan değil
Bizzat sizin kendinizden korkuyorum
Hırslarınız boyunuzu aşmış çünkü…

Gök, Yüzünü Kapattı



Uzlaşmazlık tohumunu ilk ekenlerin
İlk göğerttikleri kin ağacının altında
Beni bekliyordun
Tüm zamanları hasıraltı eden yalnızlık
Beni kendine göre ayarlıyordu
Yüzüme baktığında sen, tüm bunlardan azade duygularla
Ben bunu bilmiyordum
Uçarak, karadan ve denizden havalanan hayvanlar
Yer değiştiriyordu
Balıklar kanat, kuşlar pul giyiniyordu
Ben dilimin altına yerleştirdiğim bir sözle çıkageldim
Ve zamansız karanlıkları doğuran bir geceden başka
Bana verecek çok şeyin olmadığını bilmeliydim
Sözleri biten her gün, düğüm atardı diline
Artık bir daha geriye dönülemesin diye
Yeşil, mavi, ya da sarı mı giyinmiştin emin değilim
Aklımda sadece planlamadığım bir öfkenin
Kırmızı rengi kaldı
Ve yalım güneş
Sıcak
Karamsarlık
Nefes aldırmayan nefret dökülürken
Tanımadığım insanların eteklerinden
Ne olduğunu bilmediğim
Ve asla gitmek istemediğim bir dünyada uyandım
İnsanların kalabalık seyirlerinden geçen aheste aşklar
Ve kişiselleştirilmiş duygular
Tüm zamanlara hediye edildi
Boşa sardı belki de
Ve bugün burada
Bu yazdıklarım da yok-muş-
Kimse yok-muş- aslında yaşayan
Dünya’nın içinde başka bir dünya edinen
Ve onun içinde de başka bir dünya edinen
Bölen ve bölünen
Ruhlar
Karanlıkta dolaşırlar
Dokunduğunu sanırlar birbirlerine
Yalan… Hızla oturdu mevsimler yerine
Ay ve güneş
Bu kurguda karakter oyuncu seçilmişlerdi
Dünya ise, esas oyuncu…
Ah zavallı ben, öyle sarsıldım ki,
Yer yerinden oynadı sanki
Ak bir şeritten boşaldı zift gibi bir acı
Damarlarımın tüm direncini kırdı
Şimdi çıksa biri kendini anlatsa, dinlemek istesem
Dinleyemem, hayır!
Ya da anlatacak biri var mı?
Sanırım hiçbir dil bu acıyı eğiremez ağzında!
Uzun bir ömür için, ucundan başlayıp zehre bulayanları
Yıllar geçtikçe yaptıklarını anlayacaklarmış gibi durmaları
Bir bant yayınında en başa sarmaları!
Ve arkalarında hep bir miras bırakmaları!
Ah zamanın aksakallı yolcuları,
Biraz bana taraf bakabilir misiniz?
Oysa derler ki, pişman olmayanın bağışlanmaz günahları
Fakat bu pişmanlığın manası, anlaşılmaktan çok uzak!
Hileli bir yargıç gibi daha çok;
Yüzünün her bir yansımasında bir nefret belireli
Masum olanların kanı bu dünyaya yetersiz mi gelmeli
Diye, gürledi…
-Hepiniz onayladınız aslında kötüleri-
Şimdi gidin ve yaptıklarınızın cezasını çekin dedi,
Kapıyı kilitledi!

18 Ekim 2012 Perşembe

Rüya



Rüya gören kişinin, kendisinin,
Bir rüya olmadığı konusunda ısrar ediyordu
Bu adam bir kaçık olmalıydı,
Saçları yıllardır taranmaktan uzaktı sanki
Kirli ve beyaz gömleğiyle gayet uyumlu
Zamanın sayacını boynuna asan ve her saat başı
Gürültüyü kopartan bu adam
Bağırarak söylendi: Elimde kalan tekliklerden başka,
Sana vereceğim bir şey yok
Boşlukta nefesi,
Camlarda izi kalan belli belirsiz resmi
Rüya gören kişinin, rüya olmadığı konusunda ısrar etmeli
Ve dedi ki; Yeryüzünde yaşayan insanların
Lisanı muğlaklaşmıştı sanki
Netlikten uzak yanılsamalı bir ‘’hiç’’ geçirdi içinden
Gözlerindeki dehşetle kapattı kapıları,
Dilindeki yarım mırıltı; Tanrım, lütfen boşlukları geri al!
….İçimdeki uzay ve sarhoş eden yıldızlar
Çamur yutan algımda parçalanmış nebülalar
Hangi oluşumun uydusuysam eğer,
Ya da kadim uygarlıklardan bu güne gelen ruhumu
Dimağımdan yırtarak kopardım
Üstelik acı çektiğime dair herhangi bir kanıtım da yoksa eğer….
Masada duran bardak
İçine daldırdığım kaşık
Ve çay şekerle karışık
Artık çok geç, şekerle çayın ayini
Başladı artık
Dedi ki; Bildiklerini tekrar içinden geçirsene
Yalnız kalan ateş daha çabuk söner diye, atıldı birden üstüme
Ruhumun kapılarını kimler kırdı diye, söylenerek odadan çıktı
Avuçlarının ortasından sızan, ışıktan korkan karanlıklar
Masada duran bardak, kamaştıran o ışık
Masanın yere sımsıkı tutunmuş bacakları
-Kaldı benimle beraber-
Taşımanın sorumluluğuyla sonsuza dek
Olduğu yerde kalacak gibiydi
Bağırarak geri geldi; Rüyalarımda katlime ferman çıkartanlar
Ve ölmemi isteyenler var
Oysa burada gerçeklerle akit imzalıyor bedenim
Derin bir sessizlikten sonra…
Pencereye yöneliyorum;
Hayır, uçmak yasak!
Rüyamda bir adam var; saçları kıvırcık, kumral
Ela gibi gözleri, güneşin özünden fırlamış gibi
Hiçbir şey yapmadan öylece duran
Ya da yaptıklarını kendine saran
Ben derken, yıkan duvarları, sen derken
Aklını oynatan biri
Her adım başı an’larla yüzülüyor derisi
Her adım başı, ruhumla at başı yarışı
Rüya gören kişinin bir rüya olmadığı
Ve kendi varlığını ispata sürüklerken evren
Çekirdeğinden gövdeler fırlatıyor
Haydi diyor bir ses!
‘’Diriliş zamanı’’
Hayır ama, hayır uçmak hala yasak!
Dilimde hiçbir söz
Hiçbir kimseye, hiçbir şey söylemiyor
Rüya görüyorum belki de hemen kalksam sona erecek
Anıtlarda izlerime rastlıyorum
Tanrım diyorum tanrım, lütfen boşluklarını geri al!
Işığın yanına konan ruhumun, acelesi var!
Hayır, gitmek yasak!
Dağınık bir düzlemde savrulmuş el ve ayaklar
Gözler, eller ve avuçlar
Bir gövde tasarlamalıyım o zaman
İşte bu kol ve bunlar da bacaklar
Biraz daha gayret edersem, insan olacak
Masada zaman
Akıyor kumun tanelerinde
Her tanesinde bir gün asılı
Senin için odakladım kendimi
Belki şaşırmadan sayabilirsin günlerini
Dedim ki ona ben de,
Eğer elindeyse, ruhumu zapt eden karanlığa soruver
Beyaz inci tanelerimi görmüşse eğer
Hangi izbe köşelerden ruhumu izler?
Sus dedi, sus artık yeter
Uyandıracaksın!
Karanlığın koynunda uyuyan
Boynundan kopup, boşluğa savrulan
İnci tanelerinin rüyasısın sen!
Dağınık bir düzlemde savrulmuş
Kol ve bacaklar
Bir insan kaç güzel şey tasarlar?
Dedi kayıp inciler
Sus dedi, sus artık yeter,
Uyandıracaksınız!
Bir insanın rüyasında kayıpsınız siz
Eğer sessiz durmazsanız, bulunacaksınız!

17 Ekim 2012 Çarşamba

Yazılsın Kitaplarda



Ölüm meleği sırtında taşırken Karun’u,
Yastaydım ben de.
Uzaktaki güçlü ışığa tutundum, düşlerimle.
Yeryüzündeki sözlerin, ufuktaki bakışların şahidi oldum
Uğurlarken Hades’in kucağına.
İki yerde ölen faniye kim inanır?
Kahine, yazılmamış ezgiye…
Kader ki,
Gece gibi kör
Ve akla sığmayan bir boşluk.
İşte aklımı saran huzur
Cesaretim ve düşlerimle
Rüya çöllerinde konuşan uğultulu ses kimin derseniz;
Ben, Solon.
Yüzüm Parnassos’tan öteye dalar
Şu üzerinde ekmeğimizi astığımız tapınaklar bile
“Kendini bil” diye seslenirken ufukta.
Hellen kentlerinden ve Apollon’un
Nefesiyle canlanan ateş,
Bildim ki, Karun, kozmosun doğurduğu bir lanet imiş.
İnsan suretinde bir ibretlik hikaye.
Yalnızca bir defa ölmez mi insan?
Ruhu bedenini terk edip,
Yaslanır yıldızların ışığına.
Karun, mutlu olmayı beceremeyen
Altınların oyaladığı şaşkın misafir,
İki dağa serilen ipin cambazı.
Dağlar ve canlar, hep bir anda, bulut oldu, kül oldu gökte
ve topyekün düştü toprağa.
Yonca kulptan şarap sundu bakhalar,
Rüzgarın kanatlarıyla üşüştü nimfeler.
Boynu bükük engebelerde saklı kaderler
Cesetler arasında cesur kral mı olur
Kör giden at gibi şaşkın bedenler
.
Korku ile düzene giren halklar
Tanrılara ruhunu kurban eder
Deukalion ile yeşermiş insan tohumu
Bir tanrının gazabına yenilmekte.
Perslerin kılıcı bu kaderi yazmakta
Güneşin ateşi, heykeldeki mağrur bakış
Uslanmaz bu yüze karşı.
Sözü durdurur bakışlardaki matem.
Hayalleri aydınlatır zamanın feneri
Haykırdım; Ey tanrılar!
Saklı Olimpos çocukları!
Gökte eriyen bir yıldız gibi
Dağların zirvelerine düşeceğim.
Verilse de ölümün iksiri avuçlarıma!
Bilmek, ölüp silinmeyi yenecek
Ve ışık boğacak karanlığı,
Yazılacak kitaplarda.